top of page

Homo Ludens: Kültür Oyundan mı Doğdu?

29 Ağu
2 dakikada okunur

Çoğumuzun zihninde oyun, kültürden çıkan bir şeydir. Hollandalı tarihçi Johan Huizinga (1872-1945), Homo Ludens kitabında bu fikri tam tersine çevirir. İnsanın kültürü, düşünerek değil oynayarak yarattığını öne sürer. Kitap arkaik kültürlerden örneklerle bu tezi savunur ve sonunda şu soruyu sorar: Bugünün kültürel hayatında oyunun önemi nedir? Hâlâ var mı, kayboldu mu, yoksa yalnızca biçim mi değiştirdi?


Siyah-beyaz fotoğrafta takım elbiseli yaşlı bir adam, bahçede hasır koltukta oturup uzaklara bakıyor. Johan Huizinga
Johan Huizinga

Oyun Nedir? Bir Tanım Denemesi

“Oyun nedir?” diye sorsak, çoğumuz saklambaç, satranç, futbol gibi örnekler sıralarız. Ama bunlar oyunun ne olduğunu değil, hangi oyunları bildiğimizi açıklar. Soruyu tekrar sorduğumuzda, bu kez oyunun bazı ihtiyaçlarımızı karşıladığına dair açıklamalar duyarız: fazla enerjinin boşaltımı, taklit etme eğilimi, hayata hazırlanma antrenmanı, egemenlik kurma çabası. Ama Huizinga’ya göre bu da oyun nedir sorusunun cevabı değil. Ona göre oyun, estetik alanla ilişkilidir, güzellikle bağlantılıdır.


Huizinga’ya göre oyunun bazı temel nitelikleri vardır: her şeyden önce oyun gönüllüdür, özgürdür, keyfe kederdir, bir görev değildir. Oyun gündelik hayat değildir, asıl hayattan geçici bir kaçıştır, insan oyuna girerken başka bir alana adım atar.


Bilgelik de Oyundan Doğmuştur

Huizinga, bugün “ciddi” saydığımız bilim ve felsefenin de kökeninde oyun olduğunu savunur. İlk bilgi biçimleri bilmece yarışmalarıydı, kutsal törenlerin parçası olan karşılıklı sorulardı, düellolardı. İlk filozoflar şair, kâhin ya da hikâye anlatıcısı gibiydi. Karşılaşmayla, tahrikle, polemikle tartışmalar doğar, fikirler ortaya çıkardı. Rakibini tartışmaya çağıran, görüşünü savunan bilgelik arayışı da bir müsabakaydı. Bugünkü üniversiteler, hocalar, bilimsel tartışmalar da bu oyunun kurumsallaşmış hâlidir.


Kültür Oyundan Beslenir

Huizinga kitabının sonunda özetle şunu söyler: Toplumsal hayat güdüsü olarak rekabet, bizzat kültürden eskidir ve arkaik kültür biçimlerinin gelişmesinde bir maya gibi etki eder. İbadet kutsal oyun içinde serpilir, şiir oyundan doğar, müzik ve dans başlangıçta saf oyun olarak ortaya çıkar. Bilgelik ve bilim ifadelerini kutsal yarışma oyunlarında bulur. Hukuk, toplumsal oyundan sıyrılarak ortaya çıkmıştır; silahlı çatışmaların kurala bağlanması, aristokratik hayatın kuralları oyunsal biçimler üzerinde temellenmiştir. Sonuç olarak Huizinga’ya göre kültür ilkel aşamalarında oyun olarak oynanmıştır. Kültür, ana bitkiden ayrılan canlı bir meyve gibi oyundan doğmamış, oyunun içinde ve oyun olarak serpilmiştir.


Dijital Çağda Oyun Hâlâ Oyun mu?

Kitabın sonunda Huizinga, arkaik dönemlerden sonraki kültürel hayatta oyunsal unsurun ne ölçüde sürdüğünü sorar. Bu soru, bugünün dijital dünyası için de can alıcı. Oyunlarda elmas, seviye, rozet kazanıyoruz; sosyal medyada like ve takipçi biriktiriyoruz; buluşma uygulamalarında swipe’larla onay ya da red dağıtılıyor. Bütün bu sistemlerin arkasında devasa şirketler var. O zaman soru kaçınılmaz: Bunlar hâlâ oyun mu? Huizinga’nın tarif ettiği gibi, kişinin kendini kaptırdığı, zamanla ve mekânla sınırlı, ruhsal bütün musluklarını açtığı bir alan mı, yoksa sürekli veri üreten, performans ölçen, kazancı başka bir yere akan bir mekanizma mı? Bu çocuklar oyun mu oynuyor, yoksa oyuncak mı ediliyor? Ve böyle yetişen bir jenerasyonun, oyunla gerçek hayatı nasıl algılayacağı, bugünün eğitimcileri için gerçekten düşünülmeye değer bir soru.


Mavi arka planda sarı desenli gömlekli kadın gülümsüyor; Bu Konuyu Açalım mı? ve Özge Özdemir yazıları var.
Özge Özdemir, Bu Konuyu Açalım mı?

Bu yazı, “Bu Konuyu Açalım mı?” podcastimin 6. bölümünden uyarlanmıştır. Bölümün tamamını Spotify’da dinleyebilirsiniz.


P4C Uygulayıcı Eğitimi programımıza göz atabilirsiniz.


Dr. Özge Özdemir, Boğaziçi Üniversitesi Felsefe mezunu, LTS Eğitim’in (Little Thinkers Society) kurucusu ve 2016’dan beri P4C eğitmeni.

Yorumlar


bottom of page