top of page

Erich Fromm’un Sevme Sanatı: Sevgi Öğrenilebilir mi?

30 Ağu
3 dakikada okunur

Almanya doğumlu psikanalist ve felsefeci Erich Fromm’un Sevme Sanatı (1956) adlı kısa ama yoğun kitabı, sevgiyi insanın varoluş sorununa bir yanıt olarak konumlandırır ve sevgiyi öğrenilen, geliştirilen bir sanat olarak tanımlar.


Bir P4C Oturumunda Sevgi Soruşturması

Çocuklar ve Topluluklar İçin Felsefe (P4C) kolaylaştırıcısı olarak yürüttüğüm oturumlardan birinde, Odise’nin Kalipso’nun adasında yedi yıl geçirdiği hikâyeyi tartışırız. “Sevgi öğrenilebilir mi?” sorusuyla başlayan tartışma, genellikle sevginin yalnızca bir duygu, “varsa var yoksa yok” bir şey olduğu fikriyle başlar. Sonrasında aşk ve sevgi ayrımına, sevginin türlerine ve sonunda Fromm’un olgunlaşmış sevgi kavramına kadar uzanır.


Orman içindeki mağarada çıplak figürler meyve ve şarapla şölen yapıyor; çevrede kuşlar ve melekler uçuyor. Odysseus and Calypso, Hendrik Van Balen,1575-1632
Odysseus and Calypso, Hendrik Van Balen,1575-1632

Sevginin Hoş Bir Duygu Olduğu Yanılgısı

Fromm’a göre sevginin yalnızca şanslı kişilerin başına gelen hoş bir duygu olduğunu düşünenler üç hatalı öncülden hareket eder: 


1- Sevgiyi sevme edimi yerine “sevilebilir olma” sorunu sayarlar.

2- Sevmeyi kolay ama “sevilecek doğru nesneyi bulmayı” zor sayarlar.

3- Sevgiyi “aşık olmakla”, ani bir yakınlaşmayla karıştırırlar. 


Oysa Fromm’a göre sevgi, tıpkı yaşamak gibi, teori ve pratikle ustalaşma gerektiren bir sanattır.


İnsanın Varoluş Sorunu ve Üç Yetersiz Çözüm

Fromm, insanın ayrı bir varlık olarak diğerleriyle birleşme isteğini varoluşsal ikircikiliğimiz (ambiguity) olarak görür ve tarih boyunca insanların bu soruna üç yetersiz çözüm bulduğunu söyler: 


1- Kendinden geçmek: Dinsel törenler, bugün alkol/uyuşturucu gibi araçlarla birleşme, geçici olduğu için yetersizdir.

2- Topluluğa katılmak: Bireyselliğini yitirmek tek tipleşmeyle sonuçlandığı için yetersizdir.

3- Yaratıcı faaliyette bulunmak: Kişiler arası birlik sağlamadığı, yalnızlıkla sonlandığı için yetersizdir.


Fromm’un asıl çözümü, bir başka insanla sevgi içinde kaynaşmaktır. Ama nasıl? Bu kez de Fromm şöyle bir ayrım yapar: Olgunlaşmış sevgi ve olgunlaşmamış sevgi.


Olgunlaşmamış Sevgi: Edilgen ve Etkin Biçimler

Bir başkasıyla sevgi içinde kaynaşmak çoğu zaman olgunlaşmamış sevgi olarak karşımıza çıkar. Fromm’a göre, ortak yaşam birliğindeki olgunlaşmamış sevginin iki biçimi vardır. Edilgen (mazoşist) sevgide kişi kendini yöneten birinin parçası haline gelerek ayrı olma korkusundan kaçar. Boyun eğdiği kişinin gücünü abartır. “Ben hiçbir şeyim, o her şey,” ya da “Onun parçası olmaktan öte değerim yok,” varsayımıyla hareket eder. Bağımsız değildir, bütün değildir, hatta henüz doğmamıştır. Sömürülür, canı yakılır, aşağılanır. Etkin (sadist) sevgide ise kişi yalnızlık ve hapsolmuşluk duygularından bir başka kişiyi kendi parçası haline getirerek kurtulmak ister. Kendisine tapan bir başka kişi sayesinde kendini gücünü abartır. Bağımsız değildir, bütün değildir, öyle olduğunu iddia eder. Sömürür, can yakar, aşağılar. 


Fromm şöyle der: “Her ikisi de aynı konumdadır: Bütünleşmeden birleşme.” Bu, kendi bütünlüğünü sağlayamadan birleşme hali, ötekiyle birleşerek bütünleşme halidir.


Siyah beyaz portrede gözlüklü yaşlı bir adam gülümsüyor, elini kaldırmış; arka plan sade ve loş.
Erich Fromm

Olgunlaşmış Sevgi: Kendi Bütünlüğünü Koruyarak Birleşmek

Olgunlaşmış sevgide kişi, kendi bütünlüğünü koruyarak diğeriyle birleşir. Bu bir ikilem gibi görünür: Birleşen iki varlık nasıl ayrı ayrı kalabilir? Fromm, bunun mümkün olduğunu söyler; çünkü olgunlaşmış sevgi bir eylemdir, bir faaliyettir. Sevmek, dışa bir etkisi olsun olmasın, insanın içsel güçlerini kullanmasıdır. Ve sevmenin en genel tanımı almak değil, vermektir.

Peki "vermek" nedir? Fromm önce yanlış anlaşılan verme biçimlerini ayıklar:


  1. Vazgeçme olarak verme: Gelişmemiş bir kişilik için vermek, bir şeyden yoksun kalmaktır.

  2. Karşılık bekleyerek verme: Tüccar ruhlu biri için, karşılıksız vermek kandırılmaktır.

  3. Özveri olarak verme: Vermeyi erdem sayan biri için vermek acı çekmektir; yoksunluğun acısı, alma sevincinden üstün tutulur.


Bunların hiçbiri, üretici kişiliğin vermesiyle ilgili değildir. Üretici insan verir, çünkü vermek onun taşıdığı gücün en üst anlatımıdır. Verirken gücünü, zenginliğini hisseder; bu canlılık onu sevinçle doldurur. Karşısındakine sahip olduğu en değerli şeyleri verir: sevincini, ilgisini, anlayışını, bilgisini, nüktesini. Verdikleri, içindekinin dışa yansımasıdır. Böylece karşısındakini zenginleştirir, kendi yaşama sevincini onunkiyle birlikte coşturur. Almak için vermez; vermenin kendisi doyulmaz bir sevinçtir. Verdiği şey, karşılık olarak kendisine geri yansır, yani vermekle karşısındakini de veren biri hâline getirir. Sevgi, sevgi üreten bir güçtür.


Fromm'un dediği gibi: "Öğretmen öğrencileri tarafından eğitilir, tiyatro oyuncusu izleyicileri tarafından başarılı kılınır, ruh doktoru hastaları tarafından iyileştirilir." Bunlar, kişilerin birbirini nesne olarak görmediği, aralarında sıcak ve üretken bir bağ kurduğu anlarda gerçekleşir. Vermede ve sevme yetisinde kişi, bağımlılığı, kendine tutkunluğu, sömürme arzusunu aşmış, kendi insani gücüne güvenmeyi öğrenmiştir. Vermem, içindeki bütünlükten ve güçten kaynaklanır, içindeki eksiklik ve güçsüzlükten değil.


İyi Oluş programımıza göz atabilirsiniz..


Dr. Özge Özdemir, Boğaziçi Üniversitesi Felsefe mezunu, LTS Eğitim’in (Little Thinkers Society) kurucusu ve 2016’dan beri P4C eğitmeni.

Yorumlar


bottom of page